Friday, February 20, 2009

BİLGİ ÜSTÜNÜZE YAĞABİLİR, AMA VUKUFİYET-UZMANLIK, NAZLIDIR AYAĞINA BEKLER!


Öğretmenliğimin ilk yıllarında, çalışmakta olduğum dersanenin duvarlarına asılmak üzere, kendimce posterler hazırlamaktaydım. Hatta hazırlamış olduğum bir reklam posterini ertesi gün gazetelerden birisinde görüp de sevinçle karışık bir şaşkınlık yaşadığımı bugün gibi hatırlıyorum! Anlaşılan bu genç yeteneğin havaya girmesini istememiş ve bana haber bile vermemişlerdi! Bu reklamda saat tutan bir el fotoğrafı vardı ve ben bu resmin yanına: “Zamanı ölçmek saati değerli kıldı; Zaman kazandırmak da bizi değerli kılıyor!” diye bir cümle düşmüştüm.

Bu poster çalışmalarından dolayı, elime aldığım yayınlarda ilk dikkatimi çeken bölümler, reklamlara ayrılmış bulunan sayfalar oluyordu. Yine böyle İngilizce bir dergiyi karıştırırken bir reklamda yer alan şu cümle dikkatimi çekti: “Information is everywhere, but knowledge is with us!”; yani “Bilgi her yerde, ama vukufiyet-uzmanlık bizde” anlamına gelen bir cümle gördüm. O güne kadar “information” ve “knowledge” kelimelerinin her ikisinin de “bilgi” olarak tercüme edildiğini görmekteydim, ama bu cümleyi görünce “knowledge” kelimesinin yanlış tercüme edildiğini anladım. Çünkü “information” kelimesi “bilgi”, “knowledge” kelimesi de “vukufiyet” anlamına geliyordu. Sonraki yıllarda tercüme yaparken de bu ayrıma dikkat ettim.

“Bilgi” ve “vukufiyet-uzmanlık” arasındaki farkı bir örnekle netleştirmeye çalışayım: Bir odanın içindeki eşyaların sahip oldukları renkler birer bilgidir ve herkese açıktır, ama hangi renklerin birbirlerine uygun olduklarını bilmek ve ona göre renk seçimi yapabilmekse vukufiyettir, yani bir uzmanlık alanıdır. Evinizin veya ofisinizin güzel bir dekorasyona sahip olması konusunda yardım isteyeceğiniz kişi, sadece, yedi rengin ve onların tonlarının adlarını bilen birisi değil, renk uyumunu bilen birisi, yani bir dekoratör olacaktır. Ama siz sonuçlarına katlanmak şartıyla birinci türden bir kişiyi de tercih edebilirsiniz!

Vukufiyet, bambaşka bir edinimdir, nazlıdır ve yerine göre nasiptir. “Serendipity” “Tesadüfen Güzel Bir Şeyler Keşfetmek” adında bir film seyrediyordum ve filmin bir sahnesinde, bir kitap tezgahı vardı ve satıcı: “Knowledge is good for you” yani: “Vukufiyet sizin için iyidir!” diyerek kitap satıyordu. “Information-Bilgi sizin için iyidir!” demiyordu. Çünkü bilgi edinmek için kitap okumanız gerekmez, zaten gazetelerden, komşulardan veya "kankalarınızdan", kısaca her yerden yağıyor! Ama vukufiyet arıyorsanız, bunun yolu odaklı çalışmalardan ve mutlaka kitaplardan geçiyor!

“Bilgi” halk tabiriyle “yılışıktır” ayağınız gelir, ama “vukufiyet” nazlıdır, siz onun peşine düşmek ve ayağına kadar gitmek zorundasınızdır. Günümüzde “bilgilenmekle” “vakıf olmak” arasındaki farkın herkesçe bilindiğini düşünmüyorum. Bilgili olan çok insan var, ama aynı zamanda uzman olan kişilerin sayısı ise o kadar çok değildir. Peki bilgileriniz “vukufiyete” dönüşmezler mi? Elbette dönüşebilirler. Mesela ben çocukluğumdan beri her konuda “neden, niçin?” sorularını sorarım. Bu benim elimde değil ve bazen çok da yoruluyorum. Ama zihnim böyle çalışıyor ve bu durumu kontrol altına almakla birlikte bir türlü zihnime dinginlik verebilecek bir düzeye indiremedim. Dolayısıyla da pek çok şeyle ilgilendim. Aslında birbirleriyle bir şekilde ilişkili olan bu ilgi alanlarım, biraz dağınık bir görüntü veriyorlardı. Fakat daha sonra bütün bu bilgi birikiminin, bir yazar için vukufiyetin temellerinden birisi olduğu gördüm ve bu da beni memnun etti. Dolayısıyla dağınık görünen bilgileriniz, belli bir alanda vukufiyeti hedeflediğinizde, pekâlâ işinize yarayabilirler. Ama bu konuda bir hedefiniz olmalıdır.

Sözgelimi, bütün gün internette amaçsızca dolaşmak sizi “vukufiyet sahibi-uzman” yapmaz. Ama belli bir hedefe odaklanıp ona göre araştırma yaparsanız, zaman içinde hem bilgilendiğinizi hem de bir konuda vukufiyet sahibi-uzman olmaya başladığınız görürsünüz.

Vukufiyet, genel kültürün düşmanı değildir, ama genel kültür, sizi vukufiyete götürmeyebilir! Mesela benim aslında ilgilenmediğim bazı konulardaki kültürüm, internette amaçsızca dolaşan bir çok kişiden fazladır. Hatta bir dostum bana: “Bunları nerden biliyorsun, bu konular senin alanınla ilgili değil ki” demişti. Açıkçası, benim “popüler kültüre” ait bu konuları öğrenmek için çaba gösterdiğimi sanmıştı. Gerçek şuydu: Ben kendi alanımla ilgili araştırma yaparken, başka bazı şeyleri de öğreniyordum. Yani “popüler kültüre ait” olarak nitelenen diğer şeyleri de görüyordum. Fark şuydu: Popüler kültür peşinde koşanlar vukufiyet sahibi olmuyorlardı, ama ben, vukufiyet peşinde koşarken popüler kültürü de bir yandan öğreniyordum!

Dolayısıyla “bilgi” yağmur gibi gelirken, “vukufiyet” çaba ve emek ister. Uzun soluklu, odaklı, sabırlı okumalarla ve dinlemelerle gelir. Popüler kültüre sahip olmak, bir kişinin bir sadece merhabalaşacak kadar İngilizce konuşabilmesi gibidir. Ama bu düzeyde bir İngilizce ile derin söyleşiler yapılamaz. Buna benzer bir şekilde, anadilimizde edinmiş olduğumuz popüler kültür de, hepimizi her şey hakkında konuşur hâle getiriyor. Ama konu derinleştiğinde, söyleyecek sözü olanlar, vukufiyet sahibi-uzman kişilerdir ve bu türden kişilerin sayısı da azdır.

Bilmiş insanlar her yerde, ama gözlerimiz vukufiyet sahibi-uzman olanları arıyor.

Acaba nerdeler?
----------------
www.savassenel.com
----------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Uzmanlığın nasıl bir kavram olduğunu anlamak için seyredilebilecek bir dizi: CSI Miami
“Serendipity” (Tesadüfen Güzel Bir Şeyler Keşfetmek) adlı film hakkinda bilgi
Vukufiyet konusunda okunabilecek bir kitap: “Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100 Kişi
Kimler Daha Bilgiçtirler, Kitap Okuyanlar mı, Okumayanlar mı?
Vizyon ve Misyonunuz Netleşmedikçe, Hayatınız-Gününüz Netleşmeyecektir
Aslolan Kitaptır
Yoksulluk “Öğrenmeye kapalı Olma” Hâlinin Arkadaşı mıdır? Yoksa Bana Mı Öyle Geliyor?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

Thursday, February 05, 2009

HAYATIMIZ, YALNIZCA,TERCİHLERİMİZİN-SEÇİMLERİMİZİN SONUÇLARINDAN İBARETTİR (Mİ?)


Amerikan filmlerinde komik bir replik vardır: “Her şey düzelecek, sana söz veriyorum!” Bu cümleyi duyunca kendimi gülümsemekten alamam. Çünkü bu kişi, bu cümleyi “saat beşte orda olacağım, söz veriyorum” der gibi söyler. Hâlbuki, verdiği sözü gerçekleştirmek insan üstü bir güç gerektirmektedir!

Bu türden “büyük laflar etme” tavrının kaynağı batıdaki hayat anlayışıdır. Batılı din ve dünya görüşünde, insanın “Tanrı” ile bir yarışı, hatta yer yer “kavgası” vardır. Bu anlayışın, bazen Yunan Mitolojisinde yer alan insana benzer tanrıların yer aldığı hikâyelerden, bazen de Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın (yani bir insanın) tanrılık payesine sahip kabul edilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Aslında bir peygamber olan Hz. İsa da, Tanrı olarak algılanınca, doğal olarak diğer insanlar da kendilerini bu konuda “pay sahipleri” gibi hissetmektedirler. Bunun sonucunda, bazı kitaplar, filmler veya diğer eserlerde “hayatı bizim seçimlerimiz şekillendiriyor, başımıza gelen şeyleri biz yaratıyoruz” gibi aşırı iddialar içeren söylemlere rastlayabiliyoruz.

Bununla birlikte, bir eğitimci ve birey olarak ben, bir insanın hayatını sadece, kendisinin yaptığı seçimlerin şekillendirdiğini düşünmüyorum. Bir insanın hayatını sadece onun seçimlerine bağlamak insana karşı yapılmış bir haksızlıktır ve merhum Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle “kediye arslan pençesi takmak” anlamına gelir. Hâlbuki küçük bir kedicik, kocaman arslan pençeleriyle hiçbir iş göremez!

Evet sürekli seçimler yapıyoruz, fakat bununla birlikte, insanlar, yaptıkları seçimlerin ve sonuçlarının her zaman farkında olamayabiliyorlar. Diyelim ki bir öğrenci 18 yaşında bir seçim yaptı ve üniversiteye girerken daha sonraları mutsuz olacağı bir bölümü seçti. Görünüşte bu bölümü seçip tercih eden kişi kendisidir. Fakat bir insan 18 yaşında neyi ne kadar bilir ve neye göre karar verir? Özellikle günümüzde, aşırı bilgi-enformasyon yağmuru yüzünden yetişkinlik dönemine geç girildiği ve sözgelimi 26 yaşındaki birisinin (özel bir şekilde korunup-eğitilmemişse) aslında 21 yaşında olduğu söyleniyor. Dolayısıyla 18 yaşındaki bir gencin bilgisizliğini, duygularını veya bölüm seçerken maruz kaldığı sosyal etkileri göz ardı edip, o kişiye “tek sorumlu sensin” deyip bütün sorumluluğu ona yüklemek büyük bir acımasızlık olmaz mı? Yetişkinler de, bir çok unsurun etkisi altında kararlar veriyorlar ve aynı şey onlar için de geçerli. Herkesin sadece kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşadığı düşüncesi, kişileri birbirlerine karşı acımasızlaştırır ve bireyleri yalnızlaştırır diye düşünüyorum. Çünkü aslında bildiklerimiz artarken, bir yandan da zihin dağınıklığımız artıyor ve bilgi her zaman beraberinde vukufiyeti, gerekli dikkati ve hassasiyeti getirmiyor.

Öte yandan da “Ne yaparsam yapayım, kaderimi yaşayacağım, o zaman çalışmaya ne gerek var” tarzında ortaya çıkmış olan bir anlayış da, en başta İslam inanç sistemine saygısızlıktır ve ayrı bir aşırı uçtur. Çünkü İslam inancına göre, kul elinden geleni veya kolektif çalışmalarla elinden gelenden daha fazlasını yapmak zorundadır. Başka bir deyişle İslam âleminde şimdilerde tedavi edilmekte olan bu “tembellikten gelen tevekkül anlayışı” gerçekten “tevekkül” değil, bir “tefviz”, yani tevazu “numarasıyla” vazifeden “kaytarma” ve görevlerini başkasına “havale” hâlidir diyebilirim.

Dolayısıyla, gerek “Tanrı” ile yarışmaya kalkmak, gerekse elinden gelenleri yapmadan “Yan gelip yatmak” iki ayrı sosyal problemdir.

Pratik anlamda, bir birey olarak, sanki her şey benim seçimlerime bağlıymış gibi düşünmeye ve davranmaya çalışıyorum. Böyle düşünmek, bana seçimlerim ve onların sonuçları konusunda bir farkındalık veriyor. Ama bildiğim birşey var: O da, her şeye gücümün yetmediğidir!

Dolayısıyla, çevremdeki kişilere “bazı şartlara uyarsanız, başarılı olacağınıza yürekten inanıyorum” diyorum. İnsanların başarılı olacaklarına dair kesin bir dille söz veremem, ama bunu umabilir ve buna inanabilirim. Herhangi bir konuda bana rahatça başarı vaat edilmesi beni de rahatsız eder! İnsan, insana destek olacağı veya elinden geleni yapacağı veya elinden gelmeyen şeyler için başkalarını devreye sokacağı konusunda söz verebilir. Ama “sen başaracaksın! Söz veriyorum!” gibi ifadeler biraz “artistlik” oluyor diye düşünüyorum!

Bu sebepten Tanrıyla yarışmaya veya onunla kavga etmeye kalkmayan, bunun yerine güzel bir üslupla başarı formüllerini veren kitapları tercüme etmeye, okumaya veya tavsiye etmeye çalışıyorum. Filmler gibi diğer araçları önerirken de aynı şekilde davranıyorum.
----------------
www.savassenel.com
----------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Seçimler konusunda okunabilecek güzel bir kitap: Kişisel Özgürlüğün Psikolojisi
Seçimler Konusunda Harika bir Film: Wonderful Life!
Her şeyin elimizde olmadığına dair bir radyo tiyatrosu: “Geç Gelen Adalet!”
İnsan Bazen, Hayata Karşı Çocukça Bir Küskünlük Duyabilir.
Sarışın Kız
Sizin Başarınız, Bizim de Başarımız Olacak mı?
Sizce Kimler, Daha Bilgiç, Kitap Okuyanlar mı, Okumayanlar mı?
Her Zaman Seçim Yapmak Zorunda Değiliz (mi?)
Diğer İnsanlardan ve Hayattan Beklentileri Olan İnsanları Seviyorum!
Hatasız Gelişim, Dikensiz Güle Benzer, Dikensiz Gül var mı Bilmiyorum!”
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,

Wednesday, April 16, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

Friday, February 15, 2008

MSN, SKYPE, GOOGLE VEYA YAHOO MESSENGERLA ONLINE-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ

Saturday, October 29, 2005

AYRINTILAR, NE KADAR ÖNEMLİ OLABİLİRLER?

FARKINDA OLMANIN ÖNEMİ

BAZI HİKAYELER, SİZİ ALDATABİLİR

KENDİ KENDİNE KONUŞMAK

KİTAPLARDAN NE BEKLİYORUZ?



Kitaplardan sadece yeni cevaplar değil yeni sorular da bekliyorum./ Franz Kafka

Zaman zaman neden okuduğumu düşünürüm. Bir çok sebep akla geliyor tabi olarak. Keyif mi alıyorum? Ne yazık ki her zaman değil. Bu açıklama, sizi şaşırtabilir. Özellikle, her şeyden keyif almamız gerektiğini düşünen okuyucularıma garip gelecektir bu cevap. Okumanın her zaman bana keyif vermediğini, aslında sonuçlarıyla ilgilendiğimi söyleyebilirim. Sporcuların çalışmaları da öyledir. Çalışmak her zaman keyifli değildir. Kan ter içinde saatlerce, günlerce çalışırlar, çalışırlar, çalışırlar. Böyle çalışmanın her zaman keyifli olduğunu kim söyleyebilir? İçinizden geleni yiyemez, içemezsiniz. Hatta serbest olanları da istediğiniz zaman yiyemez içemezsiniz. Her şey ama her şey hedefe odaklıdır. O halde neden çalışırlar o kadar? Çünkü, hedefleri vardır. Kürsüye çıkmak, şampiyon olmak, ülkelerini temsil etmek v.s.

Bu satırları, sizi okumaktan soğutmak için yazmıyorum elbet. Bununla birlikte her zaman keyif almak için okumadığımızı anlatmak istiyorum. Okumak ta hedeflerimize göre şekillenen bir eylem olabilir ve her zaman keyif vermeyebilir. Bize keyif vermesi gerekmez ve bunun için şikayet etmemiz de gerekmez diye düşünüyorum.

Okumak, zaman zaman bunaltabilir de. Özellikle eyleme dökmeden sadece okuyorsanız, yoğun bilgi alımı, sizi yorabilir, bunaltabilir. En temel konularda bile okumadan “yaşamlarını” sürdürebilen onca insan arasında, yeni şeyler öğrenmek, aslında olabileceğiniz kadar iyi olmadığınızı yeniden, yeniden keşfetmek zaman zaman dayanılmaz da gelebilir. Bu ayrı bir yazı konusu olabilecek genişlikte bir konudur. Burada, söylemek istediğim, okuma eylemini, anlamlı kılan aslında hedeflerdir.

Çevremizdeki insanlara, okumayı sevdirmeye çalışırken, elbette onlara sevdikleri konularla, keyif almalarını sağlayacak kitaplarla yaklaşmalı. Bu konuyu diğer bir yazımda ele aldım. Ama, okumak, ‘profesyonel’ bir okuyucu için ‘keyif veren’ bir süreç olmak zorunda değildir.

Okumayı, anlamlı kılan aslında hedeflerdir demiştik. Burada bir seçim söz konusu her zamanki gibi. Ne olursa olsun keyif almak için mi yoksa hedefe daha da yaklaşmak için mi okuyacaksınız? Keyif almak için okumak yararlı olmasına rağmen, her zaman hedeflerimiz hizmet edeceğini söyleyemem. Hedefe götüren tarzda okumanın da her zaman, en azından başlarda çok keyifli olacağını söyleyemem. Hedefleriniz netse, başarı için çalışan sporcular gibi, isteseniz de istemeseniz de okursunuz. Bu okumayı hiç sevmeyeceğiniz yada sevmemeniz gerektiği anlamına gelmez. Sadece, her koşulda okumanız gerektiği anlamına gelir.

Dinlediğim bir seminerde, konuşmacı, uçaklardaki “business class” yolcularının, yolculukları sırasında kitap okuduklarını, ama uçağın diğer bölümlerine gidildikçe daha çok gazete okunduğunu söylemişti. Başarı ya da başarısızlığı “business class”ta yolculuk etmekle ölçmüyorum elbette. Fakat, bu ifadede ders alınacak bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Yine dinlediğim başka bir seminerde, yaşlıca bir bayan, hedeflerine ulaşmak için 60 yaşında kitap okumaya başladığını ve zaman zaman sıkıntıdan ağladığını söylemişti. Bu bayan mutfaktan çıkmayan tipik bir ev hanımıydı ve hedefleri için okumaya başlamıştı. Başlarda hiç de keyif almamıştı. Ama, şu anda, kendi yaşındaki insanların hatta, bir çok genç insanın bile sahip olmadığı kalitede mali ve kültürel çevreye sahip. Bununla birlikte, bir çok insan ona ne kadar ‘talihli’ olduğunu söylemekte. Aslında, kendisini ‘talihin’ yardımı için hazırladığını göz ardı ediyorlar.

Hedeflerse, kişiye göre değişir. Konuşacak bir şeyler bulamayan biri, bilgisini arttırmak için okuyabilir. Bazı insanlar da nerede susması gerektiğini öğrenmek için okurlar. Ne kadar farklı gerekçeler değil mi? Eagles adlı bir grubun ünlü bir şarkısında, “Bazıları unutmak, bazıları hatırlamak için danseder” der. Aynı işi yapıyor olabiliriz, fakat gerekçelerimiz farklı olabilir ve bu da doğaldır. Bize düşen, bize ait bir gerekçeyi bulmaktır.

Bu satırları, ‘profesyonel’ ya da ‘profesyonel’ olma zamanı gelmiş okuyucular içindir. Okuma etkinliğine ısındırmak istediğiniz insanlara, önce ‘keyif veren’ kitaplarla gidin. Hem ilgi alanlarına hem de duygu dünyalarına hitap edin derim. Unutmayın, bir gelecek inşa ediyorsunuz. Bir insanın hayatını şekillendiriyorsunuz. Bir insanın hayatına, yüzlerce yazarı ve milyonlarca fikri ‘katmaya’ hazırlanıyorsunuz. Yapmaya çalıştığınız şey, ‘beyin ameliyatı’ olmasa bile, bence, onun kadar hassas bir konu diye düşünüyorum. Ama iş profesyonel okuyuculara gelince, okumaktan sürekli keyif almaları gerekmediğini fark etmek durumundayız. Onlar, zaman zaman, kürsüye çıkıp madalyalarını alacakları o anın keyfi için okuyacaklar.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NELERİ BESLİYORSUNUZ?

PARASIZLIK MI, ÖNCELİKLER Mİ?


Sizi, öncelikleriniz tanımlar

Parasızlık bir can simidi olmuş. Okumamaktan, akraba dost ziyaretlerini aksatmamıza, ya da bizi geliştirecek bir kursu ihmal etmemize kadar mazaret olarak kullanıyoruz “parasızlığı”. Aslında insan ne zaman parasızdır ? Bunun tanımı/ ölçüsü nedir ?

Bir sigara tiryakisi parasız olduğunu söylerken sigara parasını kastetmez. O, cebinin bir yerinde duruyordur ya da veresiye alacağı bir yer vardır. Zengin bir iş adamı da parasız olduğunu söyleyebilir. Ama daha çok nakit sıkıntısından söz eder. Aslında, asgari ihtiyaçlarını karşılamaktadır, yeni yatırımlar için parası olmadığını söyleyebilir. Taksitle araba alan biri de, parasızım derken arabanın taksidini verdikten sonra bunu söyler. O zaman parasızlık mutlak anlamda parasızlık anlamına gelmiyor denebilir. Parasızlıktan ya da sıradan hayatlarından şikayet eden insanların daha çok araştırmaları, daha çok okumaları gerekmez mi ? Susuz kalsanız, susuzluk çekmeyen insanların bunu nasıl başardığını araştırmaz mısınız ?

Gerçekten parasız insanlar olabilir yada gerçekten parasız olduğumuz anlar olabilir. Bunu gidermek için ne yapıyoruz ? Bizi parasal rahatlamaya götürebilecek girişimlere yatırım olarak mı masraf olarak mı bakıyoruz?

Parasızlık, göreceli bir kavramdır. Ülkemizde, insanların kitap okumadığı çünkü geçim derdinin buna izin vermediğini söylerler. Kitap okumakla parasal durum arasındaki ilgiyi çocukluğumdan beri bulamadım. Aslında da olmayan bir ilgiyi arıyorum. Çıkın bir akşam balkondan sokağınıza ya da trafikte etrafınıza bakın, bir sürü pahalı araba göreceksiniz. Bu gözlemin daha da ilginç olan yanı, bu arabaların sahiplerinin hepsi de zengin insanlar değil. Peki bu arabaları nasıl alıyorlar, gazoz kapağıyla mı ?

Bir eğitimci ve toplumun değişik katmanlarıyla tanışan bir insan olarak, paranın mazeret olarak gösterilmesi bana o kadar itici gelmektedir ki, bunu ifade edemem. Konuyla ilgili bir örnek vermek isterim. Bir gün kütüphaneye gitmiştim. Bir çocuk gördüm. Masasına bir yığın çizgi roman yığmış okuyordu. Bu çocuk kütüphanede çizgi roman da olduğunu nereden öğrendiyse öğrenmiş ve kütüphaneye çizgi roman okumak için gelmiş. Dışardan satın alsa neredeyse bir küçük bir servet tutabilecek kadar kitabı bedavaya okuyordu. Hayran olmuştum o çocuğa. Bir şeyi istemiş, önemsemişti ve aradığını da bulmuştu. Ve eminim ki, o gün çizgi roman okuyordu ama şu anda daha ciddi kitaplarla devam ediyordur. Ben de kitaplarla bu şekilde tanıştım. Ve ne olursa olsun o çocuğun TV de çizgi film seyretmek yerine kitapla zaman geçirmesi çok hoşuma gitmişti.

Neyi ne kadar istiyoruz? Başarı, sizin için herneyse, gereğini yapmaya hazır mısınız? Çok önemsediğiniz bir konuşmacıyı dinlemek için, satılabilecek bir eşyanızı satıp biletini almaya hazır mısınız? Yoksa onun bedava konuşmalar yapmasını mı bekleyeceksiniz? Size bir şeyler katabilecek bir kitabı okuyabilmek ya da bir filmi seyretmek için zengin olmayı mı umacaksınız? Bu şekilde düşünüyorsak, Spartaküs’ün bile kurtaramayacağı bir esiriz demektir. Başarılı insanların başarılı olduktan sonra okumaya, seminerlere gitmeye ya da kendilerini geliştirmeye başladıklarını düşünüyorsak, hayatımızın en büyük hatası olmasa bile en büyüklerinden birini işliyoruz diyebilirim.

Parasız olduklarını, ilaç için paraları olmadığını söyleyen insanların, ertesi gün son model cep telefonu aldıklarını görüp duruyorum. İşi için olsa bile en son model olması gerekiyor mu? Pahalı sigaralar içen gençlerin, kendilerini geliştirmek için kurslara yazılmamalarını ya da haftalık bir dergi alamamalarını parasızlıkla açıklamak büyük bir safdillik olur.

İlginç bir iddia duymuştum bir seminerde, dünyadaki servetin yüzde doksanını, nüfusun sadece yüzde onu yönetiyormuş. Ve işte ilginç iddia, konuşmacı şöyle dedi: herkesin parası elinden alınsa, yine aynı kişiler zengin olur. Zira, bunu sağlayan bir bakış açısına sahipler. Oldukça iddialı bir iddia değil mi? Ama bugünlerde ben de öyle düşünmeye başladım.

Bilgi edinmede de aynı şey geçerli. Bunca yayın ve imkan arasında neden bazı insanlar daha bilgili, daha kaliteli? Hepimiz aynı imkanlara sahibiz. Sebep bence açık. İnternete girince bilgi arayanlar, yine kitap okurları, başka bir tabirle internet icad edilmeden önce de bilgi arayanlar, kitap okuyandı.

Konu önceliklerimize geliyor. Öncelikleriniz nedir? Şu anda ulaşamasanız bile hedefleriniz için stratejiniz nadir? Bir paket sigara ya da TV dizisi kadar özen göstermediğiniz hedefleriniz, pratik olarak birer utopia değil mi?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

ÇIRAK OLMAYI BECEREBİLİYOR MUYUZ?

GERÇEKTEN ÇARESİZLİKLE DEĞİL, ÇARESİZLİK DUYGUSUYLA ÖLMEK


Algınız, gerçeklerinizdir.

Bir eğitimci ve sinema sever olarak, filmlerden çok şey öğrendiğini söyleyebilirim. Filmlerle, yabancı bir dili öğrenebilir, hayata dair pek çok fikir edinebilirsiniz. Kurgu da olsalar, gerçek hayattan alınan hikayelerle doludurlar. Aslında, gerçek olmaları da gerekmez. Gerçek hayatta işinize yarayacak olan pek çok şeyi filmlerden öğrenebilirsiniz. Burada zihinsel olarak açık olmak gibi bir ön şart olduğunu söylemeliyim.

Size, bir filmden söz etmek istiyorum. ‘The Edge’ (Uçta/ İhanet) adlı bu filmde Anthony Hopkins ve Alec Baldwin başrolleri paylaşıyorlar. Bu iki kişi ıssız bir bölgede kaybolur. Anthony Hopkins, çok zengin, sürekli öğrenen ve çözüm odaklı biridir. Alec Baldwin’se, telaşlı ve kolayca paniğe kapılan bir tavır sergiler. Anthony Hopkins ona okuduğu bir kitaptaki sözü söyler. “İnsanlar, ıssız bir yerde kayboldukları zaman, çaresizlik duygusu yüzünden ölürler.” Filmdeki karakter bu cümleyi şöyle açıklar: İnsanlar, kayboldukları zaman, ateş yakmak, yiyecek bulmak ya da bir sığınak yapmak yerine paniğe kapılırlar ve neden bu duruma düştüklerini sorgulayıp, suçlu ve çaresiz hissederler. Bu tavır, durumlarını daha da zorlaştırır ve açlıktan, bitkinlikten, kısaca çaresizlikten değil, çaresizlik duygusundan dolayı ölürler.

Aslında çaresiz hissetmekle, gerçekten çaresiz olmak arasında büyük bir fark vardır. Çaresizlik duygusu, sanal bir çaresizlik durumu meydana getirir. Algı, gerçeğin kendisi olur. Olayları, umutsuzca algılayan insanlar, gerçekten çaresiz bir duruma düşerler.

Hepimiz, zaman zaman ıssız bir adaya düşeriz. Adayı dolaşmak ve hayatta kalmak için çaba göstermek ya da çaresizce ağlamak gibi iki seçenek, önümüzde durur ve seçim bizimdir. Farkında olsak da olmasak ta, durum budur.

Aslında, gerçekten ıssız bir adaya düştüğümüzü söylemek zordur. Genellikle, ıssız bir adaya düşen, ıssız bir bölgede kaybolan biri kadar çaresiz değilizdir.

Bununla birlikte, bu denli zor bir durum yaşadığımızı varsaysak bile, yapılması gereken nedir? Oturup çaresizce ağlamak mı yoksa çözüm aramak mıdır? Elbette çözüm aramaktır. Ağlamak yararlıdır, dualara eşlik edebilir. Fakat, günlük hayata sızmaması ve çaresizlik gamzeden bir gösterge olmaması şartıyla. Peki, genel olarak rastladığımız manzara nedir? Ne yazık ki, ıssız adada kaybolunca kahrolur daha da acısı, ıssız adayı kendimiz meydana getiririz. Bir çok insan kaybolduğunu sandığı ıssız bölgede, ağlayarak zaman geçiriyor ve daha da acısı çevrelerinde de birkaç tane ‘sempatik’ arkadaş varsa, durum giderek vahimleşiyor.

Bu durumda ne yapılabilir? Seçim bizimdir. Seçimlerimizi farkında olmamak bizi sonuçlarını yaşamaktan alıkoymaz. Farkında olmadan bastığınız bir düğme bir mekanizmayı çalıştırabilir.

Bu durumda ne yapmalıdır? Gerçekten çaresiz olduğumuz düşüncesinden hemen kurtulmalıdır. Her güçlükte bir kolaylık vardır ilkesine uyarak hemen çözü aramalıdır. Çözüm odaklı olmak, bir lüks, bir hobi değil hayat için bir şarttır. Düşünün, Allah korusun, bir yangın çıktığında ne yaparsınız? Oturup ağlar mısınız yoksa hemen itfayiyeyi mi ararsınız? İtfayiyeyi arar ve onlar gelene kadar da yangını söndürmek için elimizden geleni yaparız.

Hayat neden bundan farklı olsun ki? Başarılı ve sıkıntılardan sıyrılıp çıkmış ya da sıkıntılı zamanlardan sonra dirilen insanlara baktığımızda hep çözüm odaklı olduklarını görürüz. “Şimdi ne yapabilirim?” ifadesi onların en çok kullandıkları sorudur.

Seçim sizin…
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

BİR OYUNCAĞIN FISILDADIKLARI

OKUMUYORUM O HALDE…

ÖNEMLİ BİR HATA: SEBEPLERİ BİRBİRİYLE KARIŞTIRMAK

SORUN PARA MI, TAVIR MI?


Paranın herşey gibi algılandığını ifade eden tavırları sıklıkla görüyorum. İnsanlar çok küçük miktarlarda paralar için dakikalarca tartışma yapıyor, pazarlıktan çok aç gözlülüğü çağrıştıran tavırlar takınıyorlar. Ucuz alışveriş yapmak için, saatlerce marketleri dolaşıyorlar. Evlerine misafir davet ederken uzun uzun düşünüyorlar. Bir yerde oturmadan önce ikram etmek zorunda kalabilecekleri şeyleri saklıyorlar. Borç isteyen birisi çıktığında "müsait değilim" diyebilmek için yanlarına çok az para alıyorlar. Kredi kartı da bu konuda yardımcı oluyor. Bir kredi kartını bozdurup para veremezsiniz. Kredi kartı biraz da hamburgere benziyor. Hamburger, simit gibi değil, paylaşılamıyor.

Bu tür sorunlar karşısında bile, sorunu basite indirmek ve parayı lanetlemek bana ters geliyor. İnsanların, bir çok kavgayı paylaşılamayan bir miktar paraya, bir kadının veya bir erkeğin varlığına bağlamaları bana kolaycılık gibi geliyor. Halbuki, asıl sorun paraya ve insanlara karşı takındığımız tutumda yatmakta diye düşünüyorum.

uzun bir zaman önce ben de insanların menfaatçi olmalarını para aşkına bağlar, sorunun, onların düşünce tarzıyla ilgili olabileceğini düşünmezdim.

Bir insanın, yanlış yerlerde pazarlık yapmasını ve iki tarafın da kazandığı bir alışverişten çok tek tarafın kaybetmesi üzerine kurulmuş bir alışverişi benimsemesi bir sorundur. Ama paranın kendisiyle ilgili bir sorun değildir diye düşünüyorum. Zira, parayı ya da paranın getirdiklerini istemekle, bencil bir insan olmak aynı şey değil. Paranın tek kazanılma yolunun bencillik olduğunu ve çoğu varlıklı insanların bencil olduklarını otomatik olarak kabul edemeyiz. Bu büyük bir haksızlık ve hata olur. Kazandıklarıyla başkalarına yardım eden, insanlara iş alanı açmak için uğraşan insanlar tanıyorum. Bazı iş adamları, işlerini kapatıp çok rahat bir hayat sürebilecekken çalıştırdıkları insanlar işsiz kalmasın diye yaşadıkları strese veda etmiyorlar.

Gelelim küçük pasta insanlarına. Bu insanlar, parayı seviyorlar, ama sağlıksız bir şekilde. Yanlış yerlerden tasarruf ediyorlar. Araba almak istedikleri zaman para kıstıkları şeyler, eve alınan kitaplar ya da dostlara yapılan ikramlar oluyor. Alışveriş yaptıklarında, ölesiye pazarlıklar yapıp, karşıdaki insanı bıktırarak istediklerini alıyorlar. Daha çok çalışıp üretmiyorlar. Para kazanmak istedikleri zaman, daha çok okuyup, başarılı insanları incelemek akıllarına gelmiyor. Şu anda dünyanın en çok televizyon seyreden ülkeleri arasındayız. Gerçekten para kazanmak ya da refah düzeyini yükseltmek isteyen bir toplumun bu kadar çok TV seyredeceğine inanmıyorum.

Gazetede bir haber okumuştum, 350 bin üyesi olan İşsizler Derneği bedava meslek edindirme kursları açıyor ve başvuran kişi sayısı sadece on beş. Sadece kelimesi bile rakamın düşüklüğünü ifade etmeye yetmez. O zaman da şuraya varıyorum kişisel olarak; sorun para kazanma isteği değil, bu isteğe hizmet etmek için kullanılan yöntemlerle ilgili ahlaki bir sorun var ortada.

Ucuz alışveriş için saatlerce market dolaşan insanların bunun için harcadıkları zamanın bir kısmını belli bir konuda okumaya harcayarak, kendilerini bu konuda geliştirerek aradıkları indirimden çok daha fazlasını kazanabileceklerini, bir eğitimci ya da iş adamı olarak biliyorum.
Tek tarafın kaybettiği pazarlıklar yapan insanların önemli bir kısmı, aslında zamanlarını da televizyon karşısında geçirenler. Paranın getirdiği seçenekleri seviyorlar ve istiyorlar, ama mesleklerinde ya da yeni bir alanda kendilerini geliştirerek gelirlerini arttırmak yerine, başkalarının haklarından kırparak para arttırmaya çalışıyorlar. İnsanlar paranın getirdiği şeyleri sevebilir, daha iyi yaşamak, zekât vermek yada başka bir sebepten dolayı daha varlıklı olmak isteyebilirler. Ama bunun yolu, daha verimli ve daha çok çalışmak olmalıdır. Bu çabalar insanlığın zararına da olmak zorunda değil. Başka insanların kendilerini geliştirmelerine yardımcı olmak, yeni bir düşünce tarzı şekillendirmek ya da yeni bir fikir ya da ürün ortaya koymakla hem para kazanabilir hem de insanlara yararlı olabiliriz.

İnsanların para kazanmak istemeleri bana garip gelmiyor. Olsa olsa bu amaca nasıl ulaşmak istediklerini sorgularım. Sizinle, çok küçük şeylerin pazarlığını yapan insanlar yüzünden parayı suçlamayın, düşünce tarzlarını suçlayın derim.
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Girişimcilerin Öncelikleri

Labels: , ,

SADECE YAŞAYARAK ÖĞRENMEK YETERLİ Mİ?

MASALLAR VE GERÇEKLİK