Sunday, March 27, 2016

PENCERELER...



Bir çok defa uçak yolculuğu yaptım. Pencere kenarındaki yolculardan bir kaçı dışında pencerelerini kapatanlara da rastlamadım. Ayrıca kabin görevlileri de, yolculuğun başlarında yaptıkları bilgilendirmede pencerelerin kapatılmaması gerektiğini duyururlar. Fakat bu talebin sebeplerini açıklamazlar.

Yakın zamanda rastladığım bir yazıda uçak yolcularından pencerelerin kapatılmamasını talep etme sebebini okudum. Oldukça ilginçti.

Pilotlar uçağın ön tarafında görev yapmaktadırlar ve teknoloji ne kadar gelişmiş de olsa, uçağın her yerini görememekteler. Kabin görevlileri de sürekli olarak görevleri kapsamında bir takım işlerle meşgul olduklarından onların da sıklıkla pencerelerden dışarı bakma imkânları olmamakta. Dolayısıyla yolculara sebebini anlatmasalar da, aslında pilotlar pencere kenarında oturan yolcuları uçuş güvenliği konusunda görevlendirmektedirler. Uçağın dış cephesinin her hangi bir kısmında bir sorun çıkması hâlinde pencere kenarında oturmakta olan bir çok yolcudan  birisinin veya bir kaçının sorunu görme ihtimali çok yüksektir. Yolcuların bu konuda açıkça bilgilendirilmemeleri de anlaşılır bir durumdur.

Bu olay, insanın insana doğrudan veya dolaylı olarak ufuk açabildiği konusunda ilginç bir örnek. İnsan göremediği bir şeyi başkaları görebilir. Konu uçakta pencere önünde oturan yolcuların pilotlardan daha zekî veya akıllı veya mantıklı insanlar olmaları değil. Konu, uçağın gövdesine farklı açılardan bakabilmeleridir. Aslında yolcuların önemli bir kısmı da, bunun ihtiyaç duyulduğu zaman ne kadar önemli olabildiğini de, ihtiyaö anına kadar bilmezler de.

Başkalarının bakış açılarına ihtiyacımız var. Başka insanlara kulak vermenin veya özellikle onlardan tavsiyeler almanın, onlardan daha az zekî olmakla ilgisi yoktur. Onların farklı bir bakış açısı vardır, olaylara bizim nazarımızın ihata edemediği-kapsayamadığı bir açıdan bakarlar. Bu önemli bir zenginliktir.

Kendimizi kaliteli insanlarla çevrelemek ve onların bakış açılarına ve fikirlerine açık olmak, hayatımıza yeni pencereler açmak gibi. Bir yandan da kaliteli kitaplar, kaliteli filmler, tiyator eserleri de, hayatımızı çevreleyen farklı pencerelerden bakan insanların deneyimlerini bize ulaştırırlar.

Hayat içinde hiç kimse kendisine yetmez. Başkalarının bakış açılarına, fikirlerine de ihtiyacımız var.
------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Videosu
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------


RADYOCULUK, SOSYAL MEDYA VE IMAM-I AZAM HAZRETLERİ




Bir ara, mağazalarda satış temsilciliği yapan kişilerden oluşan gruplara İngilizce dersi veriyordum. Bu öğrencilerimle ders dışında çay sohbetleri yaparken, onlara radyo anılarımı anlatmıştım. Bunlardan birisi de bana yayın dışında küfreden dinleyicilere verdiğim tepkiydi. Bunlar, düşüncelerimi beğenmedikleri veya onları canlı yayına telefon konuğu olarak almadığım için bana kızgın olan bazı kişilerdi. Yayın dışında radyoyu ararlar, telefona ben baktığım için bana küfrederlerdi. Fakat öyle-böyle değil, bayağı ağır küfürlerdi bunlar. Ben ise onlara “söyleyecekleriniz bittiyse, telefonu kapatıyorum yoksa devam edin” derdim. Bunun üzerine muhataplarım şaşkınlık içinde telefonu kapatırlardı.

Bu dersi İmam-ı Azam’dan almıştım. Muhtemelen aklı da içtihat parametleri arasında önemli bir ölçü olarak kabul ettiği için, bu büyük imamın içtihatlarını onaylamayan birisi onu evine giderken takip eder. Bu arada ağzı da boş durmaz ve bu zavallı insan büyük imama hakaretler eder. İmam-ı Azam Hazretleri evinin önüne gelince, “kardeş, daha söyleyeceğin şeyler var ise, devam et, yoksa müsadenle eve gireceğim” der. Seviyesiz sözler sarf etmiş olan adam şaşkınlık içinde kalır. Rivayete göre, bu şahıs ertesi gün gelip, İmam-ı Azam’ın elini öper ve af diler.

Bunları anlatmış olduğum bir öğrencim bir hafta sonraki dersimiz bittiğinde yanıma geldi. Ve bana bir olay anlattı:

Öğrencim mağazada mesaisini yaparken bir müşteri gelir. Bu bayan çok aksidir ve yorucu davranır. Tezgâha bir sürü ürün indirtir, beğenmez, bir yandan satış temsilci olan öğrencimi paylar vs. öğrencim aslında dik duruşlu ve kendisini ezdirmeyen bir tiptir. Tam bayana çıkışacakken benim İmam-ı azam2dan ilhamla radyodaki tavrımı hatırlar. İçinden “sabredeyimi, bakalım ne olacak?” diyerek alttan almaya devam eder. Neyse müşteri de alacağını alır, gider ve eziyet biter.

Öğrencimin esas heyecanlandığı bölüm şudur: Ertesi gün işe geldiği zaman ona mağaza müdürünün onu beklediğini söylerler. O da “dünkü bayan müşteri şikâyet etti herhalde” diye düşünür. Neyse ben gayet nazik davrandım sorun olmaz” der ve müdürün ofisine gider.

Mağaza müdür yalnız değildir, yanında yöneticilerden bir kaç kişi daha vardır. Hepsinin de yüzü gülmektedir. Mağaza müdürü ayağa kalkar, ona elini uzatır ve “seni tebrik ediyoruz” der. Olayın aslı şudur: Evvelki gün gelen aksi müşteri yönetimin elemanları hâl ve tavır olarak denemek için zaman zaman mağazalara göderdiği göreevlilerden birisidir. Ve öğrencim bu imtihanı başarıyla vermiştir.

Birinci ders, İmam_ı Azam Hazretleri gibi büyük insanlar kendi sadece kendi çağlarını değil, yüzlerce yıl sonrasını aydınlatırlar.

İkinci ders: Öğretmenler bu aydınlanmayı devam ettirmeli, öğrencilerine taşımalılar.

Üçüncü ders: Tepkilerimizin niteliklerini muhatabımız bir yere kadar etkiler; sonrasında ölçüyü biz koymak durumundayız. Yoksa muhataplarımıza benzeriz.

Bu yazıyı sosyal medyada muhataplarını seviyesiz, düşüncesiz ve zaman zaman etikten yoksun bir şekilde eleştirerek, aslında haklı oldukları hâlde haksız duruma düşenleri gördüğüm ve okurlarımı ikaz etmek için yazdım.

Cezayir kahramanı Ömer Muhtar,  düşmanları olan İtalyanlar gibi davranmak isteyen bir askerine şunu söyler: “Onlar bizim hocamız değil.”


Nokta. 
------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Videosu
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------


Thursday, February 11, 2016

A LECTURE BY SAVAŞ ŞENEL: "IN ORDER NOT TO MISS THE BIG PICTURE" 12/02/2016






LECTURER: Savaş ŞENELTOPIC:" IN ORDER NOT TO MISS THE BIG PICTURE" SEE YOU TODAY,FARABI TALKS
Posted by Farabi Talks on 11 Şubat 2016 Perşembe





-----------------------------
-------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI

Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com



(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

-------------------

Friday, February 20, 2009

BİLGİ ÜSTÜNÜZE YAĞABİLİR, AMA VUKUFİYET-UZMANLIK, NAZLIDIR AYAĞINA BEKLER!


Öğretmenliğimin ilk yıllarında, çalışmakta olduğum dersanenin duvarlarına asılmak üzere, kendimce posterler hazırlamaktaydım. Hatta hazırlamış olduğum bir reklam posterini ertesi gün gazetelerden birisinde görüp de sevinçle karışık bir şaşkınlık yaşadığımı bugün gibi hatırlıyorum! Anlaşılan bu genç yeteneğin havaya girmesini istememiş ve bana haber bile vermemişlerdi! Bu reklamda saat tutan bir el fotoğrafı vardı ve ben bu resmin yanına: “Zamanı ölçmek saati değerli kıldı; Zaman kazandırmak da bizi değerli kılıyor!” diye bir cümle düşmüştüm.

Bu poster çalışmalarından dolayı, elime aldığım yayınlarda ilk dikkatimi çeken bölümler, reklamlara ayrılmış bulunan sayfalar oluyordu. Yine böyle İngilizce bir dergiyi karıştırırken bir reklamda yer alan şu cümle dikkatimi çekti: “Information is everywhere, but knowledge is with us!”; yani “Bilgi her yerde, ama vukufiyet-uzmanlık bizde” anlamına gelen bir cümle gördüm. O güne kadar “information” ve “knowledge” kelimelerinin her ikisinin de “bilgi” olarak tercüme edildiğini görmekteydim, ama bu cümleyi görünce “knowledge” kelimesinin yanlış tercüme edildiğini anladım. Çünkü “information” kelimesi “bilgi”, “knowledge” kelimesi de “vukufiyet” anlamına geliyordu. Sonraki yıllarda tercüme yaparken de bu ayrıma dikkat ettim.

“Bilgi” ve “vukufiyet-uzmanlık” arasındaki farkı bir örnekle netleştirmeye çalışayım: Bir odanın içindeki eşyaların sahip oldukları renkler birer bilgidir ve herkese açıktır, ama hangi renklerin birbirlerine uygun olduklarını bilmek ve ona göre renk seçimi yapabilmekse vukufiyettir, yani bir uzmanlık alanıdır. Evinizin veya ofisinizin güzel bir dekorasyona sahip olması konusunda yardım isteyeceğiniz kişi, sadece, yedi rengin ve onların tonlarının adlarını bilen birisi değil, renk uyumunu bilen birisi, yani bir dekoratör olacaktır. Ama siz sonuçlarına katlanmak şartıyla birinci türden bir kişiyi de tercih edebilirsiniz!
Vukufiyet, bambaşka bir edinimdir, nazlıdır ve yerine göre nasiptir. “Serendipity” “Tesadüfen Güzel Bir Şeyler Keşfetmek” adında bir film seyrediyordum ve filmin bir sahnesinde, bir kitap tezgahı vardı ve satıcı: “Knowledge is good for you” yani: “Vukufiyet sizin için iyidir!” diyerek kitap satıyordu. “Information-Bilgi sizin için iyidir!” demiyordu. Çünkü bilgi edinmek için kitap okumanız gerekmez, zaten gazetelerden, komşulardan veya "kankalarınızdan", kısaca her yerden yağıyor! Ama vukufiyet arıyorsanız, bunun yolu odaklı çalışmalardan ve mutlaka kitaplardan geçiyor!“Bilgi” halk tabiriyle “yılışıktır” ayağınız gelir, ama “vukufiyet” nazlıdır, siz onun peşine düşmek ve ayağına kadar gitmek zorundasınızdır. Günümüzde “bilgilenmekle” “vakıf olmak” arasındaki farkın herkesçe bilindiğini düşünmüyorum. Bilgili olan çok insan var, ama aynı zamanda uzman olan kişilerin sayısı ise o kadar çok değildir. Peki bilgileriniz “vukufiyete” dönüşmezler mi? Elbette dönüşebilirler. Mesela ben çocukluğumdan beri her konuda “neden, niçin?” sorularını sorarım. Bu benim elimde değil ve bazen çok da yoruluyorum. Ama zihnim böyle çalışıyor ve bu durumu kontrol altına almakla birlikte bir türlü zihnime dinginlik verebilecek bir düzeye indiremedim. Dolayısıyla da pek çok şeyle ilgilendim. Aslında birbirleriyle bir şekilde ilişkili olan bu ilgi alanlarım, biraz dağınık bir görüntü veriyorlardı. Fakat daha sonra bütün bu bilgi birikiminin, bir yazar için vukufiyetin temellerinden birisi olduğu gördüm ve bu da beni memnun etti. Dolayısıyla dağınık görünen bilgileriniz, belli bir alanda vukufiyeti hedeflediğinizde, pekâlâ işinize yarayabilirler. Ama bu konuda bir hedefiniz olmalıdır. Sözgelimi, bütün gün internette amaçsızca dolaşmak sizi “vukufiyet sahibi-uzman” yapmaz. Ama belli bir hedefe odaklanıp ona göre araştırma yaparsanız, zaman içinde hem bilgilendiğinizi hem de bir konuda vukufiyet sahibi-uzman olmaya başladığınız görürsünüz.

Vukufiyet, genel kültürün düşmanı değildir, ama genel kültür, sizi vukufiyete götürmeyebilir! Mesela benim aslında ilgilenmediğim bazı konulardaki kültürüm, internette amaçsızca dolaşan bir çok kişiden fazladır. Hatta bir dostum bana: “Bunları nerden biliyorsun, bu konular senin alanınla ilgili değil ki” demişti. Açıkçası, benim “popüler kültüre” ait bu konuları öğrenmek için çaba gösterdiğimi sanmıştı. Gerçek şuydu: Ben kendi alanımla ilgili araştırma yaparken, başka bazı şeyleri de öğreniyordum. Yani “popüler kültüre ait” olarak nitelenen diğer şeyleri de görüyordum. Fark şuydu: Popüler kültür peşinde koşanlar vukufiyet sahibi olmuyorlardı, ama ben, vukufiyet peşinde koşarken popüler kültürü de bir yandan öğreniyordum!

Dolayısıyla “bilgi” yağmur gibi gelirken, “vukufiyet” çaba ve emek ister. Uzun soluklu, odaklı, sabırlı okumalarla ve dinlemelerle gelir. Popüler kültüre sahip olmak, bir kişinin bir sadece merhabalaşacak kadar İngilizce konuşabilmesi gibidir. Ama bu düzeyde bir İngilizce ile derin söyleşiler yapılamaz. Buna benzer bir şekilde, anadilimizde edinmiş olduğumuz popüler kültür de, hepimizi her şey hakkında konuşur hâle getiriyor. Ama konu derinleştiğinde, söyleyecek sözü olanlar, vukufiyet sahibi-uzman kişilerdir ve bu türden kişilerin sayısı da azdır.

Bilmiş insanlar her yerde, ama gözlerimiz vukufiyet sahibi-uzman olanları arıyor.

Acaba nerdeler?

 -------------------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Videosu
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------


Thursday, February 05, 2009

HAYATIMIZ, YALNIZCA,TERCİHLERİMİZİN-SEÇİMLERİMİZİN SONUÇLARINDAN İBARETTİR (Mİ?)


Amerikan filmlerinde komik bir replik vardır: “Her şey düzelecek, sana söz veriyorum!” Bu cümleyi duyunca kendimi gülümsemekten alamam. Çünkü bu kişi, bu cümleyi “saat beşte orda olacağım, söz veriyorum” der gibi söyler. Hâlbuki, verdiği sözü gerçekleştirmek insan üstü bir güç gerektirmektedir!

Bu türden “büyük laflar etme” tavrının kaynağı batıdaki hayat anlayışıdır. Batılı din ve dünya görüşünde, insanın “Tanrı” ile bir yarışı, hatta yer yer “kavgası” vardır. Bu anlayışın, bazen Yunan Mitolojisinde yer alan insana benzer tanrıların yer aldığı hikâyelerden, bazen de Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın (yani bir insanın) tanrılık payesine sahip kabul edilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Aslında bir peygamber olan Hz. İsa da, Tanrı olarak algılanınca, doğal olarak diğer insanlar da kendilerini bu konuda “pay sahipleri” gibi hissetmektedirler. Bunun sonucunda, bazı kitaplar, filmler veya diğer eserlerde “hayatı bizim seçimlerimiz şekillendiriyor, başımıza gelen şeyleri biz yaratıyoruz” gibi aşırı iddialar içeren söylemlere rastlayabiliyoruz.

Bununla birlikte, bir eğitimci ve birey olarak ben, bir insanın hayatını sadece, kendisinin yaptığı seçimlerin şekillendirdiğini düşünmüyorum. Bir insanın hayatını sadece onun seçimlerine bağlamak insana karşı yapılmış bir haksızlıktır ve merhum Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle “kediye arslan pençesi takmak” anlamına gelir. Hâlbuki küçük bir kedicik, kocaman arslan pençeleriyle hiçbir iş göremez!

Evet sürekli seçimler yapıyoruz, fakat bununla birlikte, insanlar, yaptıkları seçimlerin ve sonuçlarının her zaman farkında olamayabiliyorlar. Diyelim ki bir öğrenci 18 yaşında bir seçim yaptı ve üniversiteye girerken daha sonraları mutsuz olacağı bir bölümü seçti. Görünüşte bu bölümü seçip tercih eden kişi kendisidir. Fakat bir insan 18 yaşında neyi ne kadar bilir ve neye göre karar verir? Özellikle günümüzde, aşırı bilgi-enformasyon yağmuru yüzünden yetişkinlik dönemine geç girildiği ve sözgelimi 26 yaşındaki birisinin (özel bir şekilde korunup-eğitilmemişse) aslında 21 yaşında olduğu söyleniyor. Dolayısıyla 18 yaşındaki bir gencin bilgisizliğini, duygularını veya bölüm seçerken maruz kaldığı sosyal etkileri göz ardı edip, o kişiye “tek sorumlu sensin” deyip bütün sorumluluğu ona yüklemek büyük bir acımasızlık olmaz mı? Yetişkinler de, bir çok unsurun etkisi altında kararlar veriyorlar ve aynı şey onlar için de geçerli. Herkesin sadece kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşadığı düşüncesi, kişileri birbirlerine karşı acımasızlaştırır ve bireyleri yalnızlaştırır diye düşünüyorum. Çünkü aslında bildiklerimiz artarken, bir yandan da zihin dağınıklığımız artıyor ve bilgi her zaman beraberinde vukufiyeti, gerekli dikkati ve hassasiyeti getirmiyor.

Öte yandan da “Ne yaparsam yapayım, kaderimi yaşayacağım, o zaman çalışmaya ne gerek var” tarzında ortaya çıkmış olan bir anlayış da, en başta İslam inanç sistemine saygısızlıktır ve ayrı bir aşırı uçtur. Çünkü İslam inancına göre, kul elinden geleni veya kolektif çalışmalarla elinden gelenden daha fazlasını yapmak zorundadır. Başka bir deyişle İslam âleminde şimdilerde tedavi edilmekte olan bu “tembellikten gelen tevekkül anlayışı” gerçekten “tevekkül” değil, bir “tefviz”, yani tevazu “numarasıyla” vazifeden “kaytarma” ve görevlerini başkasına “havale” hâlidir diyebilirim.

Dolayısıyla, gerek “Tanrı” ile yarışmaya kalkmak, gerekse elinden gelenleri yapmadan “Yan gelip yatmak” iki ayrı sosyal problemdir.

Pratik anlamda, bir birey olarak, sanki her şey benim seçimlerime bağlıymış gibi düşünmeye ve davranmaya çalışıyorum. Böyle düşünmek, bana seçimlerim ve onların sonuçları konusunda bir farkındalık veriyor. Ama bildiğim birşey var: O da, her şeye gücümün yetmediğidir!
Dolayısıyla, çevremdeki kişilere “bazı şartlara uyarsanız, başarılı olacağınıza yürekten inanıyorum” diyorum. İnsanların başarılı olacaklarına dair kesin bir dille söz veremem, ama bunu umabilir ve buna inanabilirim. Herhangi bir konuda bana rahatça başarı vaat edilmesi beni de rahatsız eder! İnsan, insana destek olacağı veya elinden geleni yapacağı veya elinden gelmeyen şeyler için başkalarını devreye sokacağı konusunda söz verebilir. Ama “sen başaracaksın! Söz veriyorum!” gibi ifadeler biraz “artistlik” oluyor diye düşünüyorum!

Bu sebepten Tanrıyla yarışmaya veya onunla kavga etmeye kalkmayan, bunun yerine güzel bir üslupla başarı formüllerini veren kitapları tercüme etmeye, okumaya veya tavsiye etmeye çalışıyorum. Filmler gibi diğer araçları önerirken de aynı şekilde davranıyorum.
----------------
www.savassenel.com
----------------Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Seçimler konusunda okunabilecek güzel bir kitap: Kişisel Özgürlüğün Psikolojisi
Seçimler Konusunda Harika bir Film: Wonderful Life!
Her şeyin elimizde olmadığına dair bir radyo tiyatrosu: “Geç Gelen Adalet!”
İnsan Bazen, Hayata Karşı Çocukça Bir Küskünlük Duyabilir.
Sarışın Kız
Sizin Başarınız, Bizim de Başarımız Olacak mı?
Sizce Kimler, Daha Bilgiç, Kitap Okuyanlar mı, Okumayanlar mı?
Her Zaman Seçim Yapmak Zorunda Değiliz (mi?)
Diğer İnsanlardan ve Hayattan Beklentileri Olan İnsanları Seviyorum!
Hatasız Gelişim, Dikensiz Güle Benzer, Dikensiz Gül var mı Bilmiyorum!”

-----------------

İNGİLİZCE ÖĞRENİMİ VE ÖĞRETİMİ İLE İLGİLİ PAYLAŞIM SAYFALARIMIZ.
(İlginizi çeken konuya ait satırı tıklayınız)

Yüz yüze veya Online olarak verdiğimiz Dersler-Eğitimler


Facebook: Genel İngilizce Paylaşım Grubu
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com
savassenel@savassenel.com

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:Hayatı Iskalama Lüksün Yok!
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
İnsanları Kaynaklara ve Özellikle Kitaplara Ulaştırmazsam Patlarım!
Arabam Olmayışı Konusunda Bütün Suç Annem ve Babam da!

-----------------

İNGİLİZCE ÖĞRENİMİ VE ÖĞRETİMİ İLE İLGİLİ PAYLAŞIM SAYFALARIMIZ.
(İlginizi çeken konuya ait satırı tıklayınız)

Yüz yüze veya Online olarak verdiğimiz Dersler-Eğitimler


Facebook: Genel İngilizce Paylaşım Grubu
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com
savassenel@savassenel.com